29 Ağustos 2013 Perşembe

Fal

Burcu'yla fallar, falların gerçekliği, bilimin açıklayamadığı doğaüstü olaylara ne anlam yükleyeceğimizden falan konuşmuştuk. En son falcılık bilimden de eski olduğu için, tutan falların, kehanetlerin bilimin cevaplayamayacağı bir noktada kaldığını kabul ettik, hatta belki de her şeyi çözümleyemememiz daha iyidir dedik.

Her ne kadar falların bazılarının gerçekten tuttuğu, büyü gibi muska gibi şeylerin gerçekten işe yaradığı görülse de, bu kadar kendini bilime adamış, onun büyüklüğüne boyun eğmiş bir birey olarak körü körüne inanamıyorum. Mesela biri çıkıp da bana “Türk kahvesi içtiğin zaman, tükürüğünün etkisiyle fincanda zamanda bükülme gerçekleşiyor, bunun sayesinde kahvenin telvesine gelecekten belirli parçalar aksediyor” gibi bir açıklama yapsa kahve fallarına inanırdım belki. Ya da “seçtiğin tarot kartları uzay-zamanda bir kırılmaya sebep oluyor ve çektiğin her bir tarot kartı hayatında yapacağın önemli kararların anlaşılmasını sağlıyor” deseydi tarot falına da inanırdım belki. Astrolojiyi astronomiyle harmanlayıp burçların varlığını kanıtlasalardı yine dünya’da 12 burç 12 de yükselen desek 144 tip insan olduğuna inanmaz, ama gezegenlerin yıldızların falan konumuyla ruh halimin değişmesine inanırdım belki. İnsanın uyku halinde aslında farklı zaman çizgilerinde, paralel evrenlerde dolaştığının bir kanıtı olsa rüya tabirlerine de inanırdım belki. 

Ben de az kahve ve tarot falı baktırmadım aslında. Hatta en ilginci, su falı baktırmıştım. Ben çocukken annem bir köyde öğretmenlik yapıyordu, orda cinli olduğunu iddia eden bir kadın vardı. Hatta kadının cinleri çocukları kıskandığı için 12 yaşında bir çocuğu (artık çocuk sayılmıyormuş) evlatlık almıştı, beni yanına yaklaştırmıyordu kimse falan, öyle ciddiye alınıyordu. İzmir genelinde de baya duyulmuş biridir, şehir dışına bile fal bakmaya gidiyordu. Neyse bundan 3 yıl kadar önce annem, annemin arkadaşları falan toplandık gittik. Beni ayrı bi odaya aldı, 1 bardak su koydu önüme. Bir kaç dua saydı “bunları oku bu suya” dedi, duaları bilmediğimi söyleyince kendisi okudu. Sonra başladı bir sürü şey anlatmaya. O zaman ben İzmir'de okumayı düşünürken, bana İstanbul diyen sadece o olmuştu. Fakat asıl enterasan kısmı, annemin arkadaşına fal baktığında, kadının evini tarif edip, yatak odasında bir dolapta muska olduğunu söylemişti. Daha da korkuncuysa eve gidip dolabına bakan kadının gerçekten muska bulmasıydı. E gel de açıkla bunu şimdi. İnanabileceğim sadece bu olur, o da elimizde somut bir kanıt olduğu için. Onun dışında şunu anladım ki, fal baktırmak yarı yarıya psikoterapi gibi bir şey. Çünkü karşında asla olumsuz bir şeyden bahsetmeyen, fal baktırdığın andan sonraki hayatının bolluk, bereket, başarı, aşk, mutluluk vs. İle dolu geçeceğini anlatıp duran, savını verdiği belli tarihlerle, isimlerle falan destekleyip toz pembe bir dünya tasvir eden biri var. Karşımdakinin söylediklerinin gerçek olmasının, onun geleceği görüyor olmasının mümkün olmadığını düşündüğüm halde dinlerken hoşuma gitmesi de bu yüzden. Aynı falda ikiz çocuklarım olacağı çıkmıştı, onun çıkmasını isterim bak. Üstelik dedem ikiz olduğu için ihtimal de var. Fakat öyle bir şey olursa “genlerimde vardı” demek yerine “falımda çıkmıştı!” diyecek değilim elbette.

Sadece fal baktırmadım kendim de baktım. Fotoğraflar 2010 yazına ait, fallar tutmadı dememe gerek var mı?
İşin bir de “self-fulfilling prophecy”, yani “kendi kendini gerçekleştiren kehanet” kısmı var. Örneğin, kahve falında sevgilisiyle kavga edeceğini gören biri, o faldan itibaren "acaba niye kavga edeceğiz?" diye düşünüp, sevgilisinin her hareketini inceleyip, bu inceleme yüzünden sevgilisinin her hareketi battığı için kavga çıkartabilir. Yani bu kavga, falda görülen kavgadır ve aslında fal baktırıldığı için çıkmıştır. Rüyasında yeşil şapka taktığını gören biri, bunun "uzun zamandır görüşülmeyen bir dostla buluşulacağı" anlamına geldiğini okuyup (sallıyorum tabii ki), "aa eski dost demişken, x'i görmeyeli uzun zaman oldu" deyip buluşabilir vs. Burcu'nun bi arkadaşına bakılan falda hayatına içinde "L" harfi geçen önemli biri gireceği söylenmiş, tutmuş da ama Burcu da aynı mantıkla "belki de hayatına giren insanlardan içinde "L" harfi olanlara daha çok önem verdiğin içindir" demiş. Aslında optimist bir tutumla, self-fulfilling prophecy'nin pozitif sonuçlar doğurması da mümkün. Mesela sabah burç yorumunda o günün çok harika geçeceğini okuyan biri o düşüncenin gazıyla mutlu, huzurlu bir gün geçirebilir. Burcu'nun dediğine göre, ben bile İstanbul düşünmezken o falcı bana İstanbul diyerek, İstanbul düşüncesinin tohumunu beynime yerleştirmiş olabilirmiş. Bir nevi ayıkken yapılan Inception.

Benim gibi güzel şeyler duymak gibi bir amaçla fal baktırılıyorsa, fal baktırmanın hiçbir sakıncası yok bence. Ama iş gerçekten elindeki fincanın dibindeki kahve telvesine bakıp bir şeye benzetmeye çalışan insanın her dediğine körü körüne inanma noktasına gelirse, işte orada korkutucu bir hal alabilir. Ne bileyim, depresyona giresi yokken “gezegenin burcuna girdiğini” okuyup depresyona giren, rüyasında gördü diye eşinin onu aldattığını zanneden, falında araba kazasında öldüğünü gördüğü için birkaç hafta kapı dışarı çıkmayan insanlar var. Baya varlığını bildiğim insanlar bunlar.
Bir de Burcu blog'una devam etmeli bence. İlk yazısının başlığı da şu olabilir hatta: "Cansu'yla çok eğlendim" 

24 Ağustos 2013 Cumartesi

I'm narcissist and it's okay

Sevdiğim şarkıları tüketene kadar dinlemeden duramıyorum. Tutamıyorum kendimi yani, bağımlı gibi "hadi bi kez daha" diye diye dinliyorum. Sonra bir nokta geliyor, 3.-4. gün ve yaklaşık 200. dinlemeden sonra "öeeh" diye sıkılarak bırakıyorum. O kadar sıkılıyorum ki şarkıdan, duymaya dinlemeye dayanamıyorum. Sonra üzülüyorum. Üzüldüğüme üzülüyorum. Çok sevince napcağımı bilemiyorum ben galiba. Ne genel bi laf oldu bu da böyle. Ama öyle. Blog'da kafiye de yaptım bak. Gerçi düzyazı da aliterasyon oluyodu o demi? Ya neyse, ben buraya gerçekten bunu söylemek için gelmemiştim. Ama niye geldiğimi de unuttum.

Ben sonunda, bütün o kişisel gelişim klişelerinden sıyrılıp, hayatın kontrolünün bizim elimizde olmadığını, tamamen özgür ruhlar olmadığımızı, her istediğimizi sadece istediğimiz için yapamayacağımızı anladım. Bunu anlamam anca bu yaşa tekabül etmiş gibi oldu cümlenin başına bakınca, aslında öyle değil, aslında hep biliyordum bunu ama hep de "yok yaaa, yapan yapıyo" diye avutuyordum kendimi. Artık anladım ki, yok öyle bir dünya. Şimdi "insan sosyal bir hayvandır, doğduğu andan itibaren içinde bulunduğu çevreyle etkileşim içindedir ve o çevreye karşı sorumluluları vardır" diye lafı uzatırdım, bunların gerekliliğini de sorgulardım ama üşeniyorum galiba. Bir de insan doğası gereği bencil, öyle de olmak zorunda zaten, bunu inkar etmek kendini kandırmaktan başka bir şey olmuyor aslında. Ben eskiden "hayır yaa, her şey bencillik üzerine kurulu değil!" de derdim ama zamanla onu da kabullendim. Kendi kendime her harekette bencillik arıyorum artık mesela. Bir insana tamamen karşılıksız bir iyilik yapmak bile, kendini iyi hissetmek için. Tamamen çıkarsız bir arkadaşlık bile, temelde o insanı sevdiğin, vakit geçirmekten keyif aldığın için. Yanlış bişey de yok bunda, kendini yaşıyorsun yani, heralde ilk planda sen olcaksın, başkası varmış gibi davranmak saçma, normal olan narsist olmak, en çok kendini sevmek demek istiyorum ama diyebildim mi bilmiyorum. Sonuçta en çok kendimi seviyorum ve en çok kendimi düşünüyorum ki "dünya benim için yaratılmış olabilir" diyen bir insana göre bu dediklerim normal yani. Hı bir de narsizmle kendini sürekli övme arasında aslında çok ciddi farklar var, narsizm'i tamamen içinde yaşamak da mümkün.
gibi yani
Üniversitede 2. yılım olcak ama ben hala eylül başı gibi yaptığım o okul forması-kurşun kalem-silgi-defter-kitap'tan oluşan kırtasiye alışverişlerimi özlüyorum. Ortaokula doğru uçlu kalem kullanmaya başladığım için her yıl yeni kalem de almamaya başladım mesela, sonra defter o kadar da gerekli bir şey olmamaya başladı, kitaplar yerini önce test kitaplarına sonra fotokopilere bıraktı. Bir de 0.9 uçların neden tedavülden kalktığını çok merak ediyorum, kime ne zararı vardı ki? Ben hep 0.7'yle yazan o klasik insan oldum. Zaten yazım aşırı çirkin, bir de 0.5'le yazınca Da Vinci misali, notlarımı şifreli almışım gibi oluyor. Tükenmez kalemle not almayı da beceremiyorum, her zaman typo'larım olacaktır ve her zaman silgi en değerlim olacaktır. Bir de benim çok başım ağrır ama hayatım boyunca bir kere bile Asprin içmedim. Hayır ağrı kesici içtim tabi, ıssız bir adaya düşsem alcağım 3 şeyden biri Dolorex mesela, yoklukta Majezik ve Novalgine de olur ama hiç Asprine denk gelmedim ama ağrı kesicilerin genel aldı Asprin gibi kullanılıyor çok garip. Med-line'daki doktor "ağrı kesici erken yaşlanma yapar" demişti, zor durumda olmasam içmeyeceğimi söylediğimde "yok genelde yaşlanmak  karaciğer'e böbrek'e zararlı demekten daha çok korkutuyor da insanların gözünü, ondan söyledim" demişti. Şimdi ben art arda, düşünmeden yazdığım için böyle paragafların başı sonu alakasız oluyor ama kitap değil blog yazıyorum en nihayetinde, varsın dağınık kalsın.

Bugün yazlıktan arkadaşım Ece nişanlandı! Bütün dekorlar pembe, pembe tüller, pembe elbise, pembe pasta, pembe peçete, pembe masa örtüsü, pembe tabak, pembe nişan şekeri, pembe balon. Adeta "Barbie's Dream House"'da nişanlandılar. Aslında ben de nişan'la pembeyi, düğün'le beyazı daha uyumlu buluyorum, fena da olmadı, kız zevkli ve baya da özendi ama benim "sadece bir nişan" dediğim şeye "KOSKOCA NİŞAN!" gözüyle baktığı için oldukça büyük bir nişan oldu. Hani tamam bir kere yapılıyor ama, nişan "resmi sevgililik"ten, evlenceğini haber vermekten başka bir şey değil aslında. Bence yani.

15 Ağustos 2013 Perşembe

Bunları kapsayan bir başlık bulamadım

Yaz başında saçımın bir kısmını maviye boyatmaya niyetlenmiştim. Aman dediler, deniz suyu havuz suyu dediler, akar dediler, sümük yeşili olur dediler, kurur dediler, istediğin gibi maviyi şimdi sipariş etsek bi kaç haftaya gelir dediler, unutmuş dediler, hiç sevmemiş dediler, gücendim yar. Neyse onu istesem her zaman yaparım, daha doğrusu öğrenciyken istesem yaparım. Asıl dürten güdü de “Çalışmaya başlasam ve saçımı maviye boyatsam yadırganırım” oldu zaten. O değil de geçen gece rüyamda saçımı maviye boyatıp eve gelince mavi kısımları kırt kırt kesiyodum. Bilinçaltım çok sayko. Bi de ehliyet alıyım bu yaz dedim, bir üşengeçlik, bir “amaan şimdi bu sıcakta kim şehre gidip gelcek bi direksiyon kursu için, kim oturup motor çalışcak kullanmayacağı bir ehliyet için?” diye vazgeçtim. Yaz aylarının alameti farikası, Almanca öğretmeni annemden Almanca öğrenme girişimleri de başlamadan bitti tabi ki. Sonra “o kadar Fransızca öğrenmek istiyorum, hazır işim gücüm yok, internetten çalışayım” dedim, online ders de sarmadı. Dibimde surf okulları var, bari ona el atayım dedim, o girişimimi de askıya aldım. “Yazın rahat rahat oynarım” diye kenarda beni bekleyen Half-Life ve L.A Noire da beklemeye devam ediyor, bir insan oyun oynamaya üşeniyorsa o insanın hayat damarlarından biri kopmuş demektir zaten, öyle bi haldeyim. Planlarım arasından bir tek flüt dersine başladım, 7’de 1’le yoluma devam ediyorum. Zaten kurslardan birini ya da ikisini seçmem gerektiğine göre, flüt en mantıklı olandı, çünkü en çok istediğimdi. Ve ehliyet için üşendiğim İzmir-Çeşme yolunu, flüt için paşa paşa çekiyorum. Derken derken tatile gireli 2 ay olduğuna ve 1 ay kaldığına inanamıyorum. Yani “temmuzun ortası daha” dense garipsemem. Tatil güzel, ama adını koyamadığım, anlamlandıramadığım bir İstanbul özlemi de peydah oldu, bir de her yıl tam bu zamanlarda gelen “ders çalışmayınca insan çok boş hissediyo yaa” hissi de eklendi. Sonra bu hissimi genelde kasım-aralık gibi hayretle anıyorum.

Aktif olarak 5 yaşından beri bilgisayarla, 10 yaşından beri internetle haşır neşir olan (bok vardı çünkü, asosyal oldum çıktım, ömrümü bilgisayara adadım, sık sık göz kuruluğu için damla kullandım) biri olarak, “indirimli fırsat siteleri”ni yeni keşfettim. Adlarını hep orda burda görürdüm de, inceleme fırsatım olmamıştı. Fulya sayesinde bir kaçına göz attım, ekşi’den de birkaç tane buldum ve içim şişti resmen. Hayatım boyunca kazıklanmış gibi hissediyorum kendimi. “madem bu kadar ucuz da olabiliyordu bunlar, o zaman niyee, niyeeee” diye bağırdığımı hatırlıyorum, sonrası karanlık. Neyse fırsat siteleri falan derken, kendimi “Markafoni-Trendyol-Limango” üçlüsünde buldum. Daha önce internetten hiç kıyafet/ayakkabı alışverişi yapmamıştım, fakat çevremdeki 10 kişiden 9’u alışverişlerini düzenli olarak internetten yapıp bir de “şu ayakkabı 235’miş ben 15’e aldım. Bu elbise 120’den 8.90’a düşmüştü” diye anlattıkça hep “ben de alıyım yaa” dedim durdum ama “ya fotoğraftaki gibi çıkmazsa, ayakkabı ayağıma olmazsa, elbisenin kalıbı bambaşka bir gezegenin ölçülerine göreyse” diye diye almadım. En sonunda bugün Limango’nun tükenmişliği, Trendyol’un “farklı markalardan sipariş verirsen basarız ayrı kargo ücretini” demesiyle Markafoni’den bir şeyler aldım. Heyecanla ve korkuyla bekliyorum. Ama piyasa fiyatının üçte birine falan alınca insan hakikaten “bedavaya alıyormuş” hissiyle doluyor, bence indirim ticaretin temeli. Ben ticaret yapıyor olsam 10 liralık ürünü “300’den 30’a düştü” diye üç katına satardım mesela. Ama insanlar “ohaaaa onda biri fiyatına” diye atlardı. –Aynştayn was here- Bir de şöyle bir şey var: http://www.telegraph.co.uk/science/science-news/8000166/Finding-a-bargain-feels-as-good-as-sex.html
İndirim indirimdir...
Bugün Esin'le buluştum ve bol bol interrail fotoğraflarına baktık. 3 haftada 13 şehre gitmişler ve gerçekten sürekli gezmişler. Açıkçası kasım-aralık gibi Esin interrail planlarından ilk bahsederken "Çoğu diyenin planı lafta kalıyor, Esin'in de gideceğini sanmıyorum" diye düşünmüştüm, şaka maka gitti. Üstelik istasyonlarda duş almak olsun, parklarda mat üstünde yatmak olsun, hostel'lerde bambaşka ülkelerden insanlarla kalmak olsun, bir daha yaşayamayacağı deneyimler yaşadı. Mina’yla tatile giden arkadaşlarımızdan bahsederken biz de ufaktan tatil planı yapmaya başladık. Hiç arkadaşlarımla ayrı tatile gitmedim (okul gezilerini falan saymıyorum tabii) bu yaz da böyle geçti artık, seneye bakalım, cümbür cemaat toplanıp bi yerlere gideriz artık. Blog’um sana söylüyorum, arkadaşlarım sen anla. (Here comes the grammer nazi again). Interrail'dan sonra, öğrencili tatil deyince de son zamanlarda akla ilk Olimpos geliyor, Olimpos’a gitmeyene üniversite mezunu, üniversite mezunu olmayana kız vermiyorlar artık, yani Olimpos’a gidelim, evlenelim, 3 çocuk hibe edelim derim ben. O değil de, kaç gündür sorcam soramıyorum, “Çocuk hibe etmek” tam olarak nassı oluyo?

11 Ağustos 2013 Pazar

Alternatif bayram

Hayatım boyunca, "fark etmez" lafını çok fazla kullandım, ve bunların yarısından çoğu aslında fark ediyordu. Çok fark ediyordu. Önemli değil dediklerimin de çoğu baya önemliydi aslında. Ama insanlar benden özür dileyince çok geriliyorum. "Özür dilerim"e tam nasıl karşılık vereceğimi bilmiyorum. "Önemli değil" demeye dilim varmıyor ama "önemli değil ya, nolcak" demezsem de kendimi kötü hissediyorum. Haklı olup kötü hissetmek de ne saçma.

Msn'in msn olduğu, benim de saatlerce arkadaşlarımla chat'leştiğim zamanlar, otomatik olarak konuşmalar kaydedilirdi, ben de bilgisayar değiştirdikçe o konuşmaları itinayla taşıdım yanımda, hiç açıp okumamıştım ama. Bugün rastgele 3-4 yıl önceye ait konuşmalarda gezdim. Ne konuştuğum insanların çoğu şu an bir şey ifade ediyor bana, ne de konuştuğumuz konular. Bir çoğuyla o kadar samimi olduğumu bile hatırlamıyordum, ne garip. Bazı cümlelerim bana çok yabancı, saçma geldi, bazılarınıysa o kadar beğendim ki "vay be, 4 yıl önce ben mi kurmuşum bunu?" dedim. 4 yıl sonra böyle olacağımı tahmin edebilir miydim acaba? Ama nasıl edeyim ki. İnsan o an en yakınındaki kişilerin yerini, birkaç yıl sonra o an varlığından haberdar bile olmadığı insanların alacağını tahmin edemiyor. İlerde hayatında olacak kişi ve olaylarla karşılaşacağını bilmeden yaşıyor, doğal olarak.

Neyse, şimdi şöyle bir tablo hayal et. Odanın bir köşesinde vakti zamanında Prag'dan aldığım bir cadı duruyor. Sese duyarlı bir cadı kendisi, el çırpma sesi duyunca klasik "cadı kahkahası"ndan atmaya başlıyor. Kendimi lanet olası, ekosisteme zerre katkısı olmadığına inandığım nefret ettiğim sivrisinekleri öldürmeye adadığımı taa ilk blog yazımda da yazmıştım. O günden bu yana çok geliştim, artık iki elle şak diye sinek öldürmeler olsun, 10 saniyede sineğin odadaki konumunu tespit etmeler olsun... Neyse, tablo şu; yatağında kaykıldıkça kaykılmış, önündeki bilgisayarda muhtelif sitelerde fink atan Cansu, gözünün önünden sinek geçtiği anda otonom sinir sistemi sayesinde ani bir reflekse iğrenç sivrisineği "şaak" sesiyle iki elinin arasında sıkıştırıyor. Aynı anda, bu "şak" sesini üstüne alınan cadı, odada yankılanan kahkalar atmaya başlıyor. Kahkahadan korkup sıçrayan Cansu o panikle elindeki sineği kaybediyor, yatağın içinde sineği arıyor bir yandan sinirleri bozulmuş bir halde cadıya eşlik ederek o da kahkaha atıyor. Cadıyı kapatıp kaldırdım, 10 dakka sonra kıyamayıp yine yerine yerleştirdim. (bkz: hem deli hem mazoşist)
Cadımın temsili fotoğrafı
O değil de, ben hayatım boyunca hiç şeker toplamadım, bir şeker bayramı olsun, bir cadılar bayramı olsun bunlar hep beni teğet geçti. Daha doğrusu ailecek düzgün bayram kutladığımız söylenemez. Bir keresinde, ben en fazla 8-9 yaşımdayken, komşumuzun oğlu şeker toplarken bize gelince, benim şeker toplamaya çıkmadığımı duyup, üzülüp kendi şekerlerinden vermişti. Şeker almaya gelen çocuğu daha az şekerle yolladım hehe. Neyse, sonuçta ben var olan bayramların hakkını veremediğimizi düşündüğüm için, kendi alternatif bayramımı yaratmaya karar verdim. İnsanların birbirine sadece bitter, ya da fıstıklı, ya da naneli, ya da likörlü çikolata (kısacası beyaz ve sütlü yok) ikram ettiği  kendi bayramımı yaratmaya odaklanacağım. Bayram 2 gün sürecek, ilk gün gelenek olarak çok içki içilecek (hangi içki olduğuna karar vermedim henüz), sarhoş bir sürü insan kol kola mahalle meydanında dans edecek, arada çıkıp Cansu hakkında konuşmalar yapacaklar, sonra da açık hava sinema gösterimi olacak. Bayramın 2. günü çikolata yemeye devam etmekten başka etkinlik yok, insanlar hangover haliyle hemen ertesi gün çalışmasın diye tatil olarak bıraktım. O gün bol bol yayılıp, Cansu bayramı ruhunu doyasıya yaşasınlar. Bence tutar bu bayram. Ben en iyisi gideyim de, okullara ve iş yerlerine "benim geleneğimde şöyle bi bayram var, tatil istiyorum" diye bildirirsek nası bi uygulama oluyor diye araştırayım.

7 Ağustos 2013 Çarşamba

Google'lamak

Hayatımda kendimi yalnız hissettiğim anlardan biri, İstanbul'a geldikten 1 ay sonraya rastlar. Şanslıyım ki, pek çok kişiyi okul açılmadan tanıdığım için geldiğimde, okulda hissetmemiştim bu yalnızlığı. Ama ekim ayının sonuna doğru hastaneye gitmem gerekmişti. Sabahın köründe şurda yazdığım "Kadıköy Şifa'yı bulma" maceramın da geçtiği hastaneden (o başka bir gündü) çıktıktan sonra, öğleden sonra kendimi Kadıköy sahile atabilmiştim. Fakat, tam 2 dakikayla kaçırdığım shuttle'ın ardından bir dahaki 3,5 saat sonra gelecekti (Gürsel'e selam olsun!). İşte o 3,5 saat, o kendimle yalnız kaldığım 3,5 saat "Benim burda ne işim var?"la başlayıp, "17 milyonluk şehirde nası bu kadar az insan tanıyabilirim?"le devam eden bir kendini sorgulama sürecine girmiştim, "mesela şimdi hastaneye yatmam gerekse yalnız olcaktım" diye kendi kendimi bile üzdüm. 3 arkadaşımı aradım, ilki uzaktaydı, gelmesine değmeyecekti bile, ikincisi işteydi, çalışıyordu, üçüncüsü o an girmek istemeyeceğim kalabalık bir ortamdaydı. Kısacası telefon rehberimi baştan aşağı tarayıp, o üçü hariç arayabileceğim herkesin zaten ulaşamadığım okulumda olduğunu fark edip, kendimi aşırı yalnız hissetmiştim. Zamanla her şey düzeldi, arkadaşımın arkadaşı, arkadaşımın arkadaşının arkadaşı derken çok fazla insan tanıdım, en önemlisi aynı durum olsa ilk arayacağım insan olan ve şu an "oha ekim ayında Yeşim'i tanımıyormuşum bile" dediğim Yeşim'i tanıdım, bir de o gün ilk kez kendi başıma İstanbul'da dolaşmış olmuştum ki, şimdi geriye dönüp bakınca yalnız bir 3,5 saat geçirmek niye bana öyle dert olmuştu anlayamıyorum bile. Bahsettiğim 3,5 saati de şöyle doldurdum: Nautilus'a gitmeye çalışırken dolmuşta yanımda oturan kıza "Sabancı'nın 2. sınıfta bölüm seçme sistemi"ni anlatırken ineceğim durağı kaçırdım (zaten nerde inceğimi de bilmiyordum), Koşuyolu'nda olduğunu daha sonra öğrendiğim bir Starbucks görünce indim ki şimdiye kadar gördüğüm en boş Starbucks'tır (3 katlı ve her hatta birer müşteri vardı). Oradan çıkınca yine bilmediğim yerlerde dolaştım, sonra Kadıköy'e geri döndüm, minik keşfime devam ettim, kitap ve plak satan bir sahafta takıldım, ordan çıkıp Kabalcı'ya ilk kez o gün girdim, hatta o kadar oyalanmışım ki az daha 2. shuttle'ı da kaçırıyordum. Ve bu anlattığımı nereye bağlayacağımı unuttum, o yüzden "zamanla her şey düzelir" diyip bitireyim. Ya da "başta hiç istenmeyen şey, sonra çok sevilebilir" de olabilir. 


Bölüm seçmeyi anlatırken ineceğim yeri kaçırdım dedim ya aklıma geldi; ne kadar plan yapıyorsam, ekşisözlük'te "akademik kariyer mi işlek caddede büfe mi" ya da "esra erol'un aylık 500 bin lira alması" ve hatta "akademik kariyeri bırakarak porno yıldızı olmak" gibi başlıkları görünce bu planlara dair heveslerim puf diye sönüyor, adeta yaşam enerjimi kaybediyorum. İşin kötüsü, 1,5-2 yıl önce bütün bölümler bana uzak geldiği tercih yapamazken (sonra hemen tercih yapmam gerekmedi o ayrı) şimdi ise bütün bölümlere heves ettiğim için yine tercih yapamıyorum. Ne acelem var onu da bilmiyorum. Tek korkum, şu durumda olmak:

En azından ben mesleğimi seçerken 'teen 'olmayacağım! - Pollyanna
Düne kadar kendimi "başarılı bir stalker", "adeta bir ejderha dövmeli kız" falan gibi görürken, bugün en basit şeylerden birini bilmemenin utancı içindeyim. Linkedin'in "profilime kim bakmış" özelliğini yeni keşfetmem bir tarafa, tanıştıktan sonra bilgisayara koşup facebook, twitter, instagram, linkedin, ne bulduysam profilini incelediğim insanla ilgili ertesi gün linkedin'in "x senin profiline baktı" bildirimini görünce yaşadığım şaşkınlık bir tarafa...  Bir de o kadar "connection"ım içinde birinin profilime baktığını ilk kez bildiren linkedin'e kızgınlığım var. 
Birkaç yıl öncesine kadar yeni tanışılan birini "google'lamak" şansının olmaması daha mı iyidi daha mı kötüydü konusuna vakti zamanında How I Met Your Mother'ın böyle bi konulu bölümünün (Mystery vs. History idi adı) ardından kafa yormuş, ve karar verememiştim. Hala birinin sadece adını soyadını öğrenip, geçen yaz tatilini nerede kimlerle geçirdiğinden, stajını nerede yaptığına; izlediği dizilerden sarhoşken söylediği şarkılara kadar bilgiye ulaşmak yararlı mı, sosyalliği arttıran bir etkiye mi sahip yoksa azaltan mı karar verebilmiş değilim. "Zaman kaybetmeden birini tanımak"la "Birini tanıma aşamasının zevkini kaçırmak" arasında karar vermek çok güç.
O değil de, şaka maka "Google'lamak", "Tweet'lemek" gibi kavramlar girdi dilimize.

Not: Tatilden çok mutlu olsam da, gerçekten güzel geçse de; ben İstanbul'u da özledim galiba.

Not 2: Kirâze'ye başladım, daha 50 sayfa bile okumamış olsam da, sevdim.

Not 3: Şu aramayı yaparak kendini blog'umda bulan kişi sorusunun cevabını alabildi mi çok merak ediyorum 

2 Ağustos 2013 Cuma

Ben bunu niye anlattım?

Ben birine bir şeyi, duyduğum bi hikayeyi, o gün öğrendiğim alakasız bi bilgiyi, herhangi bi anımı anlatırken mesela; istiyorum ki onu bir yere bağlamak zorunda kalmayayım. Yani bi anımı, başımdan geçen bi olayı sadece anlatmak istediğim için anlatabileyim. Bunu anlayan, o anlatılan şeyi bir yere bağlamamı beklemeyen, sadece dinleyen insanları seviyorum. İlla cevap vermeleri, yorum yapmaları da gerekli değil. Ama ben aklıma gelen o alakasız şeyi anlattığımda "Ee ne alaka şimdi? Niye anlattın ki bunu?" dercesine yüzüme bakan insanları (hiç sesli söylemediler ki, hep bakışlarıyla anlattılar) hiç sevmiyorum. Bir hikayeyi illa gülmek için anlatmış olmak zorunda değilim, komik bir yere bağlamak zorunda değilim, bir bilgiyi illa işe yarar olsun diye vermek zorunda değilim, bir anımı illa konuyla bağlantılı olsun diye anlatmak zorunda değilim. Atıyorum, "Kaktüs cidden radyasyonu emer mi?" diyen insana "Bilmem ki, o değil de Manhattan'ı izledin mi? "dediğimde yadırgamayan insanları çok seviyorum. Ve çok nadir bulunuyorlar. Siz dolu dolu "İşte 3 yıl önce şuraya gitmiştim, sonra bu olmuştu, onun üstüne x bunu demişti, ben de şunu dedim, ondan dolayı şimdi bu oldu" diye anlattığımda "Eee?" diyen insana "Hiç o kadardı işte, anlatıyım dedim" demenin üzüntüsünü bilir misiniz?

Gece yatağa yattığımda bütün gün yaptıklarımı düşünürken "Aa keşke x'e şu cevabı verseymişim. Of tam şu sırada şu espriyi yapsaymışım ne komik olurmuş. Aaaa, keşke y'yi yapmayı yarına bırakmasaydım" demeyi de hiç sevmiyorum. En çok da o ilk söylediğim "doğru zamanda doğru cevabı veremeyip, söylenecek daha güzel şeyin tam uyurken aklıma gelmesi"ni sevmiyorum. E hiç aklıma gelmesin o zaman daha iyi... Derken bir karikatür buldum, yine duygularıma tercüman
O değil de, bir zamanlar kontör kartlarının arkasında karikatürler olurdu. Onları da Selçuk Erdem çizerdi.
Bir de, hiçbir flüt sayfasını beğenmememe, Facebook üzerinden flüt'le ilgili hiçbir arama yapmamama rağmen, kenarda şu tarz reklamların çıkması, Facebook'un Google Chrome üzerinden yapılan aramalara ulaştığını gösterir ki bu da yine Facebook'un gizlilik konusundaki ihlallerine kanıt. Bir de flüt derslerim hocama göre çok iyi, bana göre "ehh" gidiyor. Çünkü gerçekten çok sabırsız, biraz da mükemmeliyetçiyim ve gösterilen bir şeyi ilk denediğimde yapamayınca içten içe sinirleniyorum ve bunun normal olduğunu kabullenmiş görünsem de aslında kabullenemiyorum. Kendimi bunca yıl keşfedilememiş olağanüstü bir yetenek falan bekledim heralde. O değil de, hocamın adı Sonat, eşinin adı (o da piyanist/flütist) Ezgi, yani zaten müzisyen olmak kaderlerinde varmış bence heheh. 

"Issız bir adada olsanız yazar mıydınız? Başkaları tarafından okunmak için yazmaz mı insan?" demiş Jean Paul Sartre. Acaba ben gerçekten ne için yazıyorum?

Aylak Adam da bitti, sıradaki kitabımı daha seçemedim. Şimdilik bitmeye yakın dizilerimi bitirmeye vereyim kendimi en iyisi, özenle el değdirmediğim 5 bölüm Dexter ve 10 gün sonra başlayacak Breaking Bad beni beklerken bari onlar aradan çıksın.