30 Haziran 2013 Pazar

Navigasyon eklentisiz beyinler

Beyninde navigasyon cihazı takılıymışcasına yolunu yönünü kolayca bulan insanlara inanılmaz saygı duyuyorum. İlk kez geldiği bir şehirde “hımm şu tabelayı takip edip şu caddeden girersem herhalde bu yolun paraleline çıkarım, o da beni buraya götürür” gibi tahminler yapabilen insanlar var. Ben hiiç bu insanlardan olamadım. Yok yani genlerimde yok, o da benim özrüm. Henüz ehliyetim olmadığı için araba kullanmıyorum, ama kullanmaya başlayınca elimde telefon, navigasyonu takip ede ede giderim herhalde. Mesela yıl içinde sayısız kez shuttle’la okuldan Kadıköy’e gittim, bırakın şimdi beni yola, otobana çıkmayı beceremem, tabela olmadan. Hadi shuttle’da yanımdaki arkadaşım, ya da dinlediğim müzik dikkatimi dağıtıyor, yola bakmıyorum diyelim. Ben yürüyerek de yolumu bulamıyorum ki. 

Sene başında Kadıköy Şifa’ya gitmem gerekti, o zaman telefonumda navigasyon da yok. Şimdi shuttle’ın bıraktığı yerden Şifa taş çatlasın 10, çok ara sokaklardan dolaşırsan 15 dakika. Yakın yani. Ama ben adım başı birine sorup, doğru iz üzerinde olduğumu onaylatmadan ilerleyemedim. Neyse ara sokaklara gire çıka, her önüme gelene “Pardon, bişey sorabilirim miyim, Şifa’ya nerden gidilir acaba” diye diye bir şekilde yolumu buldum. Fakat maalesef bu son gidişim değildi, sonra 3-4 kez daha gitmem gerekti, ama ben hala ve hala Şifa’ya nasıl gidilir bilmiyorum. Artık benim Şifa’yı bulmam, solucanların içgüdüleriyle yuvalarını bulmasına benzedi. Sokakları zerre tahmin edemiyorum, birilerine de sormuyorum artık, ama bir şekilde kendimi orada buluyorum. Hatta her gidişimde farklı sokaklardan da geçmiş olabilirim, ama resmen hissetmeye başladım “şu an Şifa sol üstümde kalıyo olmalı” falan diye. Ama biri telefonla arayıp “Haldun Taner’den Şifa’yı tarif eder misin” dese “öeeeeh, şeeey, yukarı çık, yukarda işte çarşının başında bi simitci amca var ona sor, biraz ilerle boğaya gelmeden orda birine sor” diye tarif ederim.  Zaten o boğa, yolu Kadıköy’e düşen ve yol iz bilmeyen herkesin korkulu rüyası olmuştur. Madrid’de bir “Sol Meydanı” vardı, rehberimiz şehrin hangi ucunda kaybolursak kaybolalım, yolları takip edince en son oraya geleceğimizi söylemişti. İşte boğa da Kadıköy için o önemi taşıyor sanırım, çünkü ben bugüne kadar Kadıköy’de herhangi bir yer için 10 tarif aldıysam, 8’inin referans noktası boğa’ydı.

Duygularıma tercüman bu karikatürün fotoğrafını çekmiştim, telefonumda saklarım.

Kadıköy'de boğa neyse, Alsancak'ta da Sevinç Pastanesi o demek. 19 yıllık İzmir'liyim, Alsancak zaten İzmir'in merkezi, Sevinç de onun merkezi, ve ben, ben bu İzmir'in yüz karası, şu an gözümü kapatınca Sevinç Alsancak'ın neresinde kalıyor bilmiyorum. Cidden bilmiyorum. Hani İstiklal'de buluşacaklar Burger'ın önünde buluşur ya, Alsancak'ta da Sevinç'te buluşur insanlar, ben de arkadaşlarımla orda buluşurum. Ama bugüne kadar otobüsten inip "hımm Sevinç hangi yönde kalıyodu ki" demediğim bi an olmamıştır. 
Yön bulamamak ciddi bir hastalıktır ve tedavi edilmezse size ve çevrenizdekilere ciddi sıkıntılar verebilir.

Not: Bugün kapımızın önünde yeni doğmuş 2 minik kuş bulduk. Maalesef kuşlardan biri ölmüş ve diğer kardeşinin bacağına yapışmıştı. (Ya da yapışık doğduklarını düşünüyoruz) Ölen kuşu bacağından ayırdık ve birkaç saat sonra diğer kuş toparlandı, uçmaya başladı.




Not 2: Bugün babamın doğum günü! 

29 Haziran 2013 Cumartesi

Nerde o eski çizgi filmler...

Star’da öğlen 12’de Tom ve Jerry yayınlanmaya başlamış! Nasıl mutlu oldum, kocaman bi gülümsemeyle izledim resmen... Ellen’da Sarah Hyland (Modern Family’deki Haley) vardı fakat tabi ki çizgi filmi tercih ettim. Hatta Mina'ya mesaj atıp haber verdim "Star'da Tom ve Jerry vaaar" diye, Çeşme'yle Gönen tek yürek oldu, birlikte izledik. Sonra o bana Scooby Doo'nun başladığını haber verdi "bi de şirinler bugs bunny falan yayınlasalar göbek atıcam :(. peki niye üzülerek göbek atıyorum? kına gecesinde niye gelinleri ağlatırlar? bir kadın bir erkek'te zeynep'e kına gecesi yaptılar geçen gündüzenli izlemiyorum o diziyi ama baya güzel aslında. evlenmelerini de rtük istemiş" dedim. Minacığım da bana alışkın olduğu için Scooby Doo'yu kına gecesine bağlamamı sorgulamadan "çünkü gelinlerin aklına dank eder "gidiyom artık ben yaa" der. ya da belki de mutluluk gözyaşları" diye açıkladı. Ben çok mutlu oldum ama hiç mutluluktan ağlamadım sanırım. Gülerken ağlamak sayılır mı?

Yine konudan epey saptım, çizgi film diyodum. Ben Fox Kids çocuğuydum, Eek (ve Eek’le birlikte yayınlanan Terrible Thunder Lizards), Çılgın Korsan Jack, Louie, Andy’nin Nesi Var, Neden Neden Ailesi, 402 no’lu sınıfın çocukları, Roboroach, Spiderman, Prenses Sissy kısacası Fox Kids’de yayınlanan hemen her çizgi filmi ayıla bayıla izlerdim. Ama bir yandan da Tom ve Jerry, Şirinler, Casper, Bugs Bunny, Taş Devri’ni de izleyen gelenekselci bir çocuktum. Sonra Fox Kids yerini Jetix’e bıraktı, çoğu çizgi film güzel güzel devam etti, ama yaklaşık 3-4 yıl önce Jetix de bozdu, şimdi de Digiturk’ten kaldırıldı, Disney Channel’daki çizgi filmleri ise sevemedim bi türlü.
Çizgi filmlerin çocuk gelişimi ve çocuk psikolojisi üzerinde çok büyük etkileri olduğunu düşünüyorum, ki TLL dersim için “Çizgi Filmler ve Çocuk Psikolojisi” konulu bir makale yazmıştım. Çizgi filmde asıl nokta, izleyen çocuğa hangi noktada gerçeklikten çıkıldığını, kurgunun sınırlarını anlatabilmekte. Çünkü büyükleri ölen bir dizi karakteri için cenaze namazı kılan kişiler olunca, bir gökdelenin tepesinden atlayan çizgi film karakterini gören çocuğun “aa yüksekten atlarsam bir şey olmaz, sadece başımda havuç görünümlü bir şişlik olacak öyleyse” demesi kaçınılmaz, çocuk aklı en nihayetinde.



Çocuk dediğimiz ham, kişiliği oyun hamuru kıvamındaki bireylere çizgi filmler aracılığıyla inanılmaz faydalı bilgiler, değerler empoze edebiliriz. Mesela Neden Neden Ailesi’nden öğrendiğim nice bilgi ilerki hayatımda da işime yaradı, bilgisayardaki binary sistemini, şimşeklerin nasıl meydana geldiğini, sindirim sisteminin işleyişini daha 6 yaşımdayken o çizgi film sayesinde biliyordum. Kuzenimin 10 yaşındaki oğlu sayesinde günümüzdeki çizgi filmlerden de pek uzak kalmadım, bana oturup tüm Avatar karakterlerini (kimin neyi büktüğünü falan) anlatmıştı, Ben10 nedir, Caillou bey oğlumuz ne işle meşguldür hepsini Berk sayesinde öğrendim ama Berk’in de büyük kaldığı, yaklaşık 2007 ve sonrası doğumluların ilgi alanına giren Pepee var ki, çocukların psikolojisini bozmak için yaratılmış bence. Zaten hobi olarak açıp Yaprak Dökümü izleyip ağlayan bir toplumuz, bari ağlama yaşı 2,5’a düşmeseydi, minicik bebekler “Pepee pepee çok üzülüyoooor” diye ağlamasaydı. Hani bi ara bi efsane dolaşıyordu (bakmayın efsane dediğime, inananlar az değildi) yok çizgi filmlerde hep subliminal mesaj varmış, fonda “sex” yazıyormuş, Bugs Bunny de gaymiş zaten falan. Yahu benim klasik müzik kültürüm Bugs Bunny’ye dayanıyor mesela, bu argümanı ileri sürenler açıp 2 Bugs Bunny izlese keşke. İyi güzel, Pepee ile kültürümüz öğretilmeye çalışılıyormuş, halay çeken zürafalar, zeybek yapan filler falan hep bu yüzdenmiş, öğrensin tabi çocuklar da, çocukların ağlak toplumumuzun duygu sömürüsü öğeleriyle bu kadar erken tanışmasına gerek yoktu bence.



Satırlarıma son verirken, Digiturk’ü acilen Fox Kids’i ve eski, güzel, saf, temiz, eğlenceli bi o kadar da eğitici çizgi filmleri yeniden yayınlamaya, Kanal D ve Star’ı da daha çok ve daha uygun saatlerde Tom ve Jerry’ye ek olarak Şirinler gibi Taş Devri gibi (Taş Devri’ni izleyip o çağda yaşamaya özenmeyen, tarih derslerinde yazı öncesi dönemi daha bi dikkatle dinlemeyen var mıydı?) klasikleri de yayınlamaya çağırıyorum.

28 Haziran 2013 Cuma

Su soğuk ama girince alışıyorsun

Alaçatı’nın rüzgarı dillere destan, zaten o kadar kuvvetli olması sayesinde rüzgar panelleri aracılığıyla elektrik elde ediliyor. Nitekim, bugün de inanılmaz bir rüzgar vardı, hava da epey serindi. Hani su soğuk olduğunda milim milim ilerlersin, dalga geldikçe kaçarsın, senden önce giren birine “su nasıl” dersin, o da “yani başta soğuk ama girince hemen alışıyo insan” der, cesaretini toplayabilirsen atlarsın ya. O andan itibaren sanki aslen sucul canlıymış, habitatın zaten denizmişcesine suyun sıcaklığına alışırsın, hatta o kadar alışırsın ki başını sudan çıkarınca bile üşümeye başlarsın.
İnsan bir şeye o kadar hızlı adapte olabiliyor ki, sanki ömrü boyunca hep o şeyle yaşıyormuş gibi hissetmeye başlıyor. Üniversite tercihi yaptığım dönemde bir arkadaşım, geçen yıl tam da bu zamanlar bu adapte olmakla ilgili “İnsan dünya üzerindeki en iyi adapte olabilen hayvan. Hissedeceğin acılar zevkler zorluklar başarılar nefretler, her şey ama her şey içinde olduğun yere göre tekrar tekrar şekillenerek sana göre evrilecek” demişti. Geçen sene bu zamanlar benim için doğru şeyin Bilkent’te okumak olduğunu zannediyordum. Benim için tek doğru oydu sanki, başka yerde mutlu olamazdım. Sonra, yine bu adaptasyonla ilgili şeyleri söyleyen arkadaşım sayesinde Sabancı’yı da düşünmeye başladım. Yine de temmuzda annemle birlikte Ankara’ya, Bilkent’in tanıtımına gittim. Ankara doğum yerim, ama o dönem babamın işinden dolayı ordaymışız, Ankara’yı hatırlamıyordum bile yani. Ama ne bileyim, geçen yaz gidince bi sevemedim orayı işte. En canlı en hareketli yeri 7. Caddeymiş, arkadaşım aldı oraya götürdü ama yine de bir ruhsuz gelmişti. İstanbul için İstiklal neyse, İzmir için Alsancak neyse, Ankara için de 7. Cadde oymuş, ve bir yaz akşamı olmasına rağmen oldukça sıkıcıydı. Neyse, sonuç olarak Sabancı’ya geldim, ve şimdi ne Ankara’da Bilkent’te, ne de Sabancı dışında herhangi bir yerde mutlu olabileceğimi düşünmüyorum. Belki orda olsam da bir şekilde oraya adapte olurdum, ama 1 yıl boyunca “Bilkent, Bilkent” dediğim halde şu an okuluma öyle bir bağlandım ki Sabancı dışında, İstanbul dışında başka bir yerde yaşamam, mutlu olmam mümkün değilmiş gibi geliyor.

Bkz: Blog'da fütursuzca okulunun reklamını yapmak

Halbuki alışabiliyor insan. Her şeye alışabiliyor gerçekten. Ben yaz tatilinde otellerde abimle kalmam dışında hayatım boyunca odamda yalnız başıma uyurdum. Ama bu sene 3 kişiyle aynı odada uyumaya alıştım. Çamaşır yıkayıp ütü yapmaya, bulaşık yıkamaya alıştım. Kimse hatırlatmadan (tamam bazen arkadaşlarımın hatırlatması gerekti) yemek yemeye alıştım. Annem yanımda olmadığı halde dışarı çıkarken hırka almaya alıştım, hatta arkadaşlarıma annelik taslayıp “üşürsün, üstüne bişeyler al” demeye alıştım. En fazla 10 gün ayrı kaldığım ailemi 1,5-2 ay görmemeye alıştım. Çevrem değişti mesela, yeni insanlara alıştım. Halbuki şu an en yakın gördüğüm insanları 1 yıl önce tanımıyordum bile, ne garip. Anlatacağım bir şey olduğunda arayacağım arkadaşlarım değişti, bir bakışla bin şey anlatabildiğim, aynı anda konuşmadan aynı şeye güldüğüm yeni arkadaşlarım oldu, onlarla kendi “inside joke”larımız oldu. Hani insan “x olmadan yaşayamam, y yapmadan mutlu olamam” dediği her duruma alışabiliyor aslında. Konuşmadan 1 gün geçiremeyeceğini sandığı insanı tamamen hayatından çıkarmaya da alışıyor, sevdiği bir insanın ölmesine de alışıyor mesela. Çünkü hayatına eskisi gibi devam edebilmesi için elinden gelen tek şey bu, alışmak. Ve bu “alışmak” sonucu da şanslıysan, eskisinden daha da mutlu olabiliyor.

Not: sonunda sinek tellerimize kavuştuk! Zaten dün gece eve kurbağa girmesiyle son noktayı koymuştuk sanırım. Binbir güçlükle hayvanı dışarı çıkardık, bi panik pıtı pıtı gitti kendini havuza attı, ordan yine hızlı hızlı kurtuldu, gözden kayboldu ama yok böyle yaşanmaz yani.

27 Haziran 2013 Perşembe

Yeniden blog yazmaya karar verdim

Haddinden fazla boş vaktimin olduğu bu yaz günlerinde, yeniden blog yazmaya başlamaya karar verdim. Yeniden diyorum; çünkü daha önce “Her şey üzerine çok şey” adlı bir blog’um vardı. Fakat o bir noktadan sonra tv-sinema blog’una döndüğü için istediğim halini kaybetti. Daha geçenlerde blog yazan bir arkadaşıma bahsettiğim gibi, “o blog’u kendim için değil, başkalarının okuması için yazıyormuş gibi” hissetmeye başlamıştım. Açıklama ve beğendirme kaygılı. Hali hazırda, okulun açtığı fakat öğrencilerin yazdığı 10 kişilik bir blog’umuz var Such as Blog adlı, orada da yazıyorum ama yine aynı mesele: kendim için değil, beğeni için yazıyorum. Bu blog’daki amacım ise, blog konseptine daha uygun bir şekilde burayı “internet günlüğü” olarak kullanmak. Yani birkaç yıl sonra geri döndüğümde bunu günlük niyetine okumak istiyorum.

Haddinden fazla boş geçirdiğimi söylediğim tatil günlerimin böyle geçmesinden memnun değilim diyemeyeceğim. Sıradan bir günümü özetleyecek olursam; sabah Ellen Show eşliğinde kahvaltı yapıyorum, öğlene kadar kitap okuyorum, öğlen biraz Conan biraz Gülhan’ın Galaksi Rehberi’ni izliyorum, akşam üstü ya havuza giriyorum ya da denize gidecek enerjiyi bulursam denize gidiyorum. 

                            Gülhan bugüne kadar gördüğüm en sempatik sunuculardan biri.

Bu arada tam 1 haftadır yazlıktayım ve henüz internete bugün kavuştum, bugüne kadar telefondan ya da telefon’u wifi haline getirip laptop’tan bağlanıyordum. Şu son 1 haftada sanırım son 5 yılda izlemediğim kadar televizyon izledim, hayatımda adını duymadığım dizilerle tanıştım (çoğuna 5 dakikadan fazla tahammül edemedim, sanki yaz gelince televizyondaki diziler daha bir çekilmez oluyor). Evde bilgisayarıma stokladığım dizi ve filmlerle idare ettim bu 1 haftada. Ayrıca heyecanla 3 gün sonra Dexter’ın başlamasını bekliyorum. Kitap olarak da aylardır başlamak istediğim “1984”ü okuyorum. Sanırım bunu bitirince hemen “Animal Farm”ı alacağım, çünkü babam ne zaman beni elimde 1984’le görse “Orwell’ın asıl Animal Farm’ını okumalısın, ben lisede okumuştum...” diye lafa giriyor. Daha okumayı planladığım, hatta ta İstanbul’dan, okulumun kütüphanesinden alıp getirdiğim kitaplarım da duruyor gerçi. Neyse ki gün içinde yüzmek, dizi izlemek ve kitap okumaktan başka meşgul edecek bir şey yok. Sanırım bundan yaklaşık 4-5 ay sonra bu boş geçen her dakikamı mumla arayacak kadar yoğun, sıkıcı, boğucu bir dönemde olacağım. Çünkü 1. Sınıf yani Freshman oluyorum ve genel kanı en zor yılın 1. Sınıf olduğu yönünde. Tabii 2.-3.-4. Sınıfın en zor olduğunu iddia edenler de var, bu da göreceli elbette.
Hı, başka bir meşguliyetim yok demişken en önemlisini unuttum: kendimi Ilıca-Çeşme’nin sivrisinek’lerine soykırım uygulamaya adadım! Ben ki elinde kocaman gazeteyle duvardaki sineğe isabet ettiremezdim, şimdi önümden geçen sineği şak diye 2 elimin arasında sıkıştırabiliyorum. Böceklerden, özellikle uçan böceklerden çok korkarım, yine de öldürmek yerine onları uzaklaştırmayı tercih ederim. Fakat konu sivrisinekler olunca en acımasız, en soğukkanlı katil olabiliyorum. Bana bunu yaptıran da gecenin en güzel anında en olmayacak yerlerden ısıran sivrisineklere duyduğum intikam duygusu elbette. Tabii 2 gün önce gözüme gireceğini sandığım bir sivrisineği kovarken kendi burnuma yumruk atmayı da başardım ama bu sadece nefretimin daha da kamçılanmasına sebep oldu. Neyse ki tam 2 hafta önce sipariş ettiğimiz sinek tellerinin “sonunda” yarın gelmesi yurtta ve dünyada heyecanla bekleniyor.

NOT: bugün bahçeye limon ağacı diktik, daha küçücük bişey, üstünde de minik minik limonlar var. Ancak 5 seneye büyük, bildiğimiz limon ağacı görüntüsüne kavuşacakmış ki ben bu durumdan daha memnunum, yazın gelip gittikçe ne kadar büyüdüğünü görmek daha zevkli geldi.




NOT 2: bu yazıyı yazmak 15 dakika, blog’uma isim bulmak saatler aldı... tamam o kadar değil ama, sonuçta yine içime sinen bi isim bulamadım. Hatta gördüğünüz üzere tam olarak bir isim bulamadım, bari şu film galalarında yönetmen ve oyuncuların klasik “biz çekerken çok eğlendik” geyiğine bir gönderme yapayım dedim. Daha güzel bir şey bulduğum anda değiştireceğim, önerilere açığım. Lorem ipsum dolor sit amet’i de düşündüm, fakat alınmış tabi ki. Halbuki o isimle baya mutlu olurdum bak. Neyse artık.